Eğer Sa’d b. Muaz’ı asrımızda ille de birine benzetmek gerekirse, Bediüzzaman Said Nursî’ye benzetmek uygun olur zannediyorum. Çünkü onu çok vefalı gördük. Kendisini, otuz yıllık hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır. Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle, “Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.”4 der. Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi kendime “Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın.” dedim. O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına bir adam sokulur; bu Sıddık Süleyman’dır. Onun kahramanlığını, bu davanın tarih yazarları unutmamalıdırlar. Çamurlara bata çıka gelirken, “Üstadım” der yanına sokulur. Ve ardından Hulûsi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî Mutlu’lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur. Evet, bütün bu hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti. Bir hayat boyu “garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem..”5 demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmıştı. Bir zamanlar onların bu halini,
Bir gariplik var sesinde Yalan yok çehresinde Bakanlar anlayacak Işık var çevresinde..
sözleriyle ifade etmeye çalışmıştım. Bu ifadeler aynı zamanda, bir vefa mırıltısıdır. Millet ruhunun yeniden dirilmesi, tarihî dinamiklerle yeniden tanışması dileğiyle…
Dipnotlar
- 4 Bediüzzaman, Mektubat s.22 (Altıncı Mektup).
- 5 Bediüzzaman, Mektubat s.22 (Altıncı Mektup).