İçeriğe geç

İslâm dünyasında doğmuş ve neş’et etmiş öyle insanlar vardır ki, Müslüman olmuş ancak iki adım dahi ilerleyememişlerdir. Bana göre bu insanlar eğer dinsizliğin hakim olduğu bir dönemde yaşasalardı, küfrün temsilcileri olurlardı. Çünkü kafalarını hiçbir zaman kullanmadılar, hiçbir zaman ruhî ve kalbî heyecanları olmadı. Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) öyle değildi; o duyup dinlediği şeylerden müteessir olmuş ve hemen İslâm davasına gönül vererek onun yılmaz bir davacısı haline gelmişti.

Bir gün yürüdüğü yola bir ölüm oku düştü ve okun üzerinde öteye çağrı davetiyesi yazıyordu. Hep yürümüştü. Şimdi de Allah’a yürüyordu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ziyaret için çadırına girdiğinde O’nu, çadırın dışına kadar akıp göl olmuş kanıyla selâmladı ve o haliyle ellerini kaldırıp şöyle dua etti: “Allah’ım, o günden bugüne senin davan için çalıştım. Ve şimdi kâfirleri bir kere daha püskürttük. Öyle zannediyorum ki bunlar bir daha bizim karşımıza çıkmayacaklar. Eğer, Allah Resûlü onlarla bir kere daha hesaplaşmayacaksa, benim yaşamamın bir mânâsı da yok, emanetini alabilirsin.”2

Bu ne sadâkat ya Rabbi, hayatta kalmak için değer ifade eden bir şey biliyor, o da irşad vazifesi..! Keşke bu mülâhaza her Müslüman için söz konusu olabilseydi. Evet bir insan, irşad yapmıyor, bulunduğu yerde Müslümanlığı başkalarına anlatmıyorsa, o abes yaşıyor, dolayısıyla hayatta kalmasının da bir mânâsı yok demektir. Allah (celle celâluhu), Sa’d b. Muaz’dan emanetini alır, fakat biraz sonra Cibrîl gelir ve: “Ya Muhammed! Arş, senin ümmetinden birinin ölümüyle titredi.”3 der. Tabiî, yaratılmış varlıklar arasında en muhteşem varlık olan arş nasıl titrer, bu titreme nedir? O husustaki saygımızı sükûtumuza emanet ediyoruz.

282