Görüldüğü gibi burada mürşit veya mürşidin mürşidi, Allah ile kul arasına girmiyor, belki kul acz ve fakrını itiraf içinde, haddince bir duruma giriyor ki, bu mânâdaki râbıta, seyr u sülûkun bir zatın gölgesi veya vesâyeti altında tamamlanmasının, acz ve fakrı idrakle o zata bağlılık ve merbûtiyet içinde yapılan ibadet ü taatın unvanı oluyor. Böyle olunca da Allah’la (celle celâluhu) kulları arasına kimse girmiş olmuyor. Allah’a kulluk için böyle bir vesile şart değildir ve onun, Allah’la kul arasında vesâteti esas kabul eden sapık mesleklere benzetilmesi de doğru değildir –ki ben böyle râbıta yapan hiçbir tasavvuf ehli veya ekolu tanımıyorum.– Değil herhangi bir şeyhi, Hz. Mesih’i bile Allah ile kendi aralarına koyma anlamında bir râbıta hatadır, hatta –neûzü billah– şirktir.
Râbıta kavramı bu temeller üzerine oturtulduktan sonra, ona konu olan zatın kimliği çok önemli değildir. Meselâ benim hayatımda kullukları ile çok ciddî izler bırakmış derin, engin insanlar vardır. Bunlardan birinin –ki sizin çok değer atfetmeyeceğiniz bir insandı ama benim nazarımda çok büyüktü– dua ederken yüzüne bakardım. O duasında boynunu bir tarafa büker, bazen dudaklarını kıpırdatamaz, bir müddet sonra elleri de dudakları da titremeye başlardı. Şahsen ben o zat hayatta iken, onunla beraber namaz kıldığım her anda, onun duasını, dudaklarındaki o kıpırdanışı, yüzündeki o ciddî teessür ve tahassürü, yakalamaya çalışırdım. O zatın vefatından sonra da çok defa ellerimi kaldırdığımda, onu, o titreyen elleriyle, kıpırdayan dudaklarıyla, buruk boynuyla tezekkür ettim ve ondan ders almaya çalıştım. Eğer bu râbıtaysa böyle bir râbıtada hiçbir mahzur yoktur ve bu kat’iyen Tevhide gölge düşürmemektedir.