İçeriğe geç

Burada bir bakıma Allah (celle celâluhu) ile kul arasına başka birisi konmuş gibi oluyor. Ancak bunun öyle olmadığı da açıktır. Bize göre bu anlamda râbıta, emekleyen bir insanın, tavus kuşu gibi göklerde pervaz eden birinin arkasına takılması ve hedefine ulaşmak için hızını artırması demektir. Bu meseleyi biraz açacak olursak; kişi ister vadinin dibinde, ister dağın zirvesinde olsun, her zaman ellerini Allah’a kaldırıp O’na maksatlarını açar, içini şerheder, rahatlıkla “Senin abd-i kemterin olan bu fakirin Senden istedikleri şunlardır.” diyebilir. Fakat meseleyi murâkabe platformu içinde ele aldığı, günahlarını hatırladığı, Rab karşısında acz ve fakrını mütalaa ettiğinde, zaman zaman ümitleri kırılabilir, inkisara düşebilir ve “Ben kim, şu büyük şeyleri isteme kim..?” –bu mülâhaza yanlış olabilir– diyebilir. İşte bu noktada kul murâkabeden râbıtaya çekilip “Allah’ım! Benim dilbeste olduğum mürşid-i kâmil şudur, onun el kaldırmalarının gölgesinde ellerimi Sana kaldırıyorum. Onun teveccühünün arkasında Sana teveccüh ediyorum. Onun bülbül gibi söyleyen dilinin arkasında ben de âcizâne bu hissiyatımı ifade etmeye çalışıyorum. Beni bu duruma iten, aczim, fakrım ve onun hakkında hüsn-ü zannım, benim makbul olmayışım onun da makbuliyetidir. Onun yüzü suyu hürmetine dualarımı kabul eyle..” diyebilir ki işte râbıtanın gerçek mânâsı da budur.

174