Benzer durum, Hallac-ı Mansur için de anlatılır: Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde “Ene’l-Hak” demiş, onu anlayamayanlar da, Hallac’ın ellerini-kollarını kesmiş, sonra da berdâr etmişler. Ne var ki o, uğruna başını verdiği dinin, kendi hakkında kesip biçtiği hükme o kadar razıdır ki, kanlar şakır şakır vücudundan akarken, o bir taraftan bu kanlarla âdeta yüzünü yıkamakta bir taraftan da dudaklarından şu cümleler dökülmektedir: “Allah’ım! Bana bu ezâ ve cefâyı revâ görenleri affetmedikçe Sana ruhumu teslim etmek istemiyorum.” Bu söz, böyle büyük bir insana yaraşır sözdür. Asrın büyük çilekeşinin ufku da işte budur. O da Hallac-ı Mansur gibi kendisine ezâ ve cefâ edenlere, işkence yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere ve hatta insanca yaşama hakkından mahrum bırakanlara hakkını helâl etmiş ve “Ben onlara beddua bile etmiyorum.”4 demiştir.
Hâsılı, normal şartlarda sabah-akşam
diyerek Allah’tan, cehennemden koruma ve cennete girme isteğinde bulunan birisinin temel öğretileri açısından bu sözü kabul etmek mümkün değildir. Evet bu söz, ümmetin dehşetengiz manzarası karşısında girilen bir şok hâlinin ve hususî bir ruh hâletinin (buna tasavvufî mânâda sekir hâli dememiz de mümkündür) tesiriyle söylenmiştir.
Dipnotlar
- 4 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.75 .