İçeriğe geç

Yer yer benden, yer yer de başkalarından duyduğunuz Yahya Kemal’in “Ezân şiiri” hem çok derin, hem çok mânâlı, hem de çok zevkli bir ifade esprisine sahiptir:

“ Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî, Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî. Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel, Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî. Gök, nûra gark olur, nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-i revânı Muhammedî. Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i, Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”

Evet, Kur’ân’ın ve Nebiler Serveri’nin, evvelâ bizden istediği şey, bu şiirde tam ifadesini bulan yüksek ideal ve ulvî mefkûrenin dünyanın dört bir yanına götürülmesi ve bu şekilde ışığa hasret bütün sinelerin Muhammedî bir ruhla aydınlatılmasıdır.

İkinci olarak; bu millet, dışa bağlı değişik dinsizlik ve anarşi hareketleriyle inim inim inlemiştir. Hilkat yerine evolüsyonun her yanda revaç bulduğu, Darvinizm’in bütün mihraklarca bir put haline getirildiği, Nihilizm’in körüklendiği öylesine ifrit ve afetten günler yaşanmıştır ki, bu dönemde çokları bu sarsıntıdan kendini kurtaramamıştır. Çokların başları dönmüş, bakışları bulanmış ve kendi kimliklerini inkâr eder hale gelmişlerdir. İlhâda, inkâra dayalı bu cereyanlar, öylesine iddialı, öylesine çalımlı ve öylesine büyüleyici idiler ki, büyük sayabileceğimiz nice düşünce ve fikir adamları bile ateşe koşan kelebekler gibi o câzibeye kapılıp mahvoluyorlardı.

44