İnsanın vücudundaki hücreler nasıl birbiriyle ittisal edip rabıta kuruyor, birinde meydana gelen bir arızanın imdadına koşuyor, bir vücut ayrı ayrı eyaletler gibi işliyorken, iktiza ettiğinde bu eyaletler baş başa verip müşterek düşmanı tardedip ona karşı bir temerküz ve tahşidat meydana getiriyorlar; aynen öyle de, kâinatın sinesinde, yerine göre kalb gibi atan, göz gibi ışık saçan, bazen kabz bazen de bast eden, en küçük kürelerden en büyük nebülözlere kadar bütün kâinat, âdeta ayrı ayrı uzuvlardan meydana gelmiş tek vücut gibidir. Belki bütün kâinata müekkel bir melek vardır ki, kâinatın ruhu odur. Kâinat muhteşem keyfiyetiyle ve insandaki küçük misaliyle canlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ayinedarlık etmektedir. Tıpkı insan uzuvları gibi o da yaralanmakta ve yaraları tamir edilmektedir. Einstein: “Bilemediğimiz bir sırla kâinatın uzak köşelerinde yeni yeni cisimler teşekkül etmektedir.” diyor. Elbette şu kâinat denilen sarayı yapıp kurduktan sonra Cenâb-ı Hak onu bir insan vücudu gibi serfiraz edecek ve o da vazifesini bitireceği ana kadar işine devam edecektir.
Yeryüzünde insanların vazifeleri bitinceye kadar o bir kalb gibi atacak, göz gibi görecek ve güneş gibi ışık saçacaktır. Kendisine tevdi edilen vazifeyi de şuurlu bir mü’min edasıyla yerine getirecektir. Bunun için de tahrip edilen yerleri tamir, bozulan yerlerine ilaveler yapılacak ve bu âlemin işaret ettiği ikinci bir âlem, bu kâinatın bir köşesinde inşa edilecektir.