Ömrü boyunca her meseleyi rıza-yı ilâhîye ve Allah’a ubûdiyete bağlayan Bediüzzaman Hazretleri de aynı istikamette vasiyette bulunmuş; kabrinin, bir-iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmeyeceği, gayet gizli bir yerde olmasını arzulamış ve “Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, mânevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir.”11 buyurmuştur. Bir cenaze merasimi beklentisinde olmamayı ve kimsenin bilmediği bir yere defnedilmeyi de hayatı boyunca mücessem temsilcisi olduğu ihlâsın bir gereği saymıştır. Cenâb-ı Allah, onun bu isteğini gerçekleştirmiş; 1960 senesinde Urfa’da vefat edip Halilürrahman dergâhına defnedilmesinden ve kabrini birkaç ay boyunca binlerce insanın ziyaret etmesinden sonra, 27 Mayıs İhtilâli akabinde aynı senenin temmuz ayında bir gece yarısı mezarı açılmış ve na’şı bir uçakla Isparta civarında meçhul bir yere nakledilmiştir.
Sözün özü, Cenâb-ı Hak indinde makbul bir kul olabilmektir asıl mesele; yoksa, sadece insanların hüsnüşehadeti hiçbir mânâ ifade etmemektedir. Salih kulların, mevtanın iyiliğine şahitlik etmeleri, hayırlı insanların arkadan Kur’ân okumaları ve istiğfarda bulunmaları, ancak imanla giden insanlar için muhtemel bir kurtuluş vesilesi olsa da, meselenin nîrengi noktası insanın kendisinin son yolculuğa hazır ve “gel” emrine âmadeyken ötelere yürümesidir. Bir adımla ahiretin yamaçlarına geçeceğine inananlar için tabutu taşıyacak tam inanmış dört adam kâfîdir:
Dipnotlar
- 11 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-1 s.185.