İçeriğe geç

Diğer taraftan, esas olan, dünyayı kalben terk etmektir, kesben değil. Bu açıdan, bir mü’min, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve Karun kadar zengin olabilir.. olabilir, zira o, iktiza ettiği an, elinde avucunda ne varsa, hepsini Allah’ın rızası istikametinde infak edebilir. İşte, malî imkânları geniş olan ve helâlinden kazanan böyle zengin kimselerin müreffeh yaşamalarına bir şey denilemez. Dinin helâl kıldığı çerçevede yeme-içme, rahat etme, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği nimetlerden meşru dairede faydalanma, cismaniyet ve maddî hayat itibarıyla onları kullanma kula verilmiş bir haktır. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, nelerden istifade etmeyi mübah kılmışsa, onlardan yararlanma kulun hakkıdır; bir kul, bu hakkı ister şahsı adına isterse de gelecek nesiller hesabına kullanabilir; bu onun imandaki derinliğine ve himmet ufkuna bağlıdır.

Ne var ki, insan bazı alışkanlıklar edinince, o yolla bir kısım suistimallere de kapı aralayabilir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de8 ve Sünnet-i Sahîha’da9 “mütrefîn” diye bir zümreden bahsedilmektedir. Bunlar yeme-içme, giyim-kuşam ve yatıp kalkma gibi hususlarda aşırı aristokrat davranan insanlardır. Allah Teâlâ, bir beldeyi helak etmek murat buyurduğunda, o beldenin kaderine mütrefîni hâkim kılar. Neticede, yemeyi-içmeyi ve dünyadan kâm almayı gâye-i hayal hâline getirmiş bu insanlar, ilâhî azaba davetiye çıkarır ve bütün beldenin felâketine sebebiyet verirler. Bu açıdan, mütevazi ve sade bir hayat tarzıyla iktifa edip sonra da Allah’ın ihsanlarını yine O’nun rızasını kazanma istikametinde değerlendirmek inanan zenginler için de önemli bir esas olmalıdır. Çünkü, israf bizâtihî çirkindir; dolayısıyla, fakir ya da zengin her mü’min, helâllerden ve mübahlardan istifade ederken bile aşırıya kaçıyor ve tehlike sath-ı mâilinde dolaşıyor olma endişesiyle temkinli davranmalıdır.

267