Bu itibarla, zühd ve takvayı ele alırken meselenin millete ve topluma bakan yanları da gözden kaçırılmamalıdır. Aksi hâlde, insan halvet ve inzivada geçireceği zâhidane bir hayatla belki kendi nefsini kurtarabilir ama mü’minlerin ekseriyetinin bu şekilde düşünüp ona göre bir gidişat tutturduğu bir toplumda umumi mânâda milletin ve İslâm’ın ihmal edilmesi de söz konusu olur. Böyle bir ihmalin vebali de o mü’minlerin bütününün defterlerine kaydolur.
Aslında, ne zenginlik ne de diğer dünyevî imkânlar zühde mani değildir. Elverir ki, insan dünyanın mahkûmu olmasın ve dünyevîliklere karşı hâkimiyetini korusun. Zaten, zühdün özü ve usaresi, –Nur Müellifi’nin ifadesiyle– dünyayı kesben değil, kalben terk etmek ve dünya umurundan kaybettiğine üzülmemek, kazandığına da sevinmemektir.5 Bu açıdan çok varlıklı ama aynı zamanda zâhid bir kul olmak her zaman mümkündür.
Zühdün Peygambercesi
Medîne’nin Gülü Varlığın Özü Efendimiz, fakirlerden fakir yaşamayı tercih etmiş ve ömrünü hep zâhidâne geçirmişti. Zirâ O, ümmetine ve hususiyle de irşad erlerine misâl olma mevkiinde idi. O, böyle davranmakla hem tebliğ ve temsil vazifesinin dünyaya alet edilmemesi gerektiğini eşsiz yaşantısıyla göstermiş, hem bu yüce vazifede “Benim mükafâtım ancak Allah nezdindedir.”6 diyen bütün peygamberlerin duygularını yeniden seslendirmiş, hem de Kur’ân hadimlerine bir nümûne, bir rehber olma sorumluluğunun hakkını vermişti. Bundan dolayı, hayatını en fakirâne bir çizgide sürdürmüştü.. sürdürmüştü ama ümmetinin fakr u zaruretine asla razı olmamış; ashabını çalışıp kazanmaya, güçlü bir toplum meydana getirmeye teşvik etmiş ve onları el açan değil el uzatan insanlar olma ufkuna yönlendirmişti.
Dipnotlar
- 5 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.113 (Habbe).
- 6 Yûnus sûresi, 10/72.