Meselâ, önemli bir toplantıya giderken güzelce giyinip hazırlanma ve herkesin normal göreceği bir kıyafetle orada bulunma varken, tabiî görünme kastıyla ev kıyafetleriyle o toplantıya katılma günümüz insanları için bir sun’îlik sayılır. Böyle bir tavır, bizi üçüncü, dördüncü, hatta beşinci sınıf bir toplumun fertleri kabul eden kimselere duygu ve düşüncelerimizi anlatabilme yolunda da hiçbir fayda sağlamaz. O türlü bakışlar varken, –öze bağlı kalma mülâhazasıyla bile olsa– insanların yadırgayacağı bir imajla onların karşılarına çıkmamız dinlenme ve kabul görme şansımızı bütün bütün azaltır. Bu itibarla da, muhataplarımız karşısında söz sahibi olabilmemiz, söyleyeceklerimizi eksiksiz söyleyebilmemiz ve kendimizi tam anlatabilmemiz için başlangıçta onların da tuhaf karşılamayacağı bir edada olmamıza ihtiyaç vardır. Böyle bir davranış, âdet ve göreneklerimizden taviz verme de demek değildir. Bu, karşı tarafı üstün görmekten kaynaklanan bir komplekse bağlı yapılıyorsa, işte o zaman tavizdir ve özden uzaklaşmadır; fakat, dine hizmet mülâhazasına bağlı ve muhatapların önyargılarını kırmaya matuf ise –zannediyorum– Cenâb-ı Hakk’ın da bağışlayacağı uygun bir üslûptur.
İç Doygunluk
Aslında, kıymet, itibar, büyüklük, yücelik, şeref ve haysiyet mânâlarına gelen “izzet” tabiri öz olarak kalbdeki doygunluğu ifade etmektedir. Evet, “iç doygunluk” erdemine ulaşan kimselere göre, izzet ve itibar boy bos, soy sop, giyim kuşam, kılık kıyafet, makam mansıp ya da servet ü sâman ile kazanılmaz; şeref ve haysiyet, halka hizmetkâr olmakta, hak ve hakikatin yanında bulunmakta, dine bağlılıkta ve kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmekte aranır. Bu inanıştaki insanlar için debdebe ve ihtişam arayışı mânâsız ve boş bir uğraştır; çünkü, böyleleri iman nurları sayesinde kalbî doygunluğa ulaşmış ve gönül itminanına ermişlerdir.