İçeriğe geç

Diğer taraftan; Hazreti Ömer efendimiz o gün devlet-i âliye-i İslâmiye’nin başındaki bir Halifeydi. Konumu itibarıyla o, başına bir çuval bile geçirseydi, karşı taraf onun önünde serfurû etmek, iki büklüm olmak zorundaydı. Dahası, güç ve kudret elindeyken Emirü’l-mü’minîn’in o denli mütevazi oluşu, onun ihtişam ve heybetini âdeta katlıyordu. Bir darbeyle Sâsâni’yi, bir hamleyle de Bizans’ı dize getiren bir insanın zihinlerdeki ihtişamı ve kalblere saldığı haşyet, onun kılık-kıyafetini görmelerine, düşünmelerine ve değerlendirmelerine fırsat vermiyordu. Dolayısıyla, Hazreti Ömer’i tabiîlikten uzaklaştıracak bir durum da söz konusu değildi.

Bize gelince; –bazılarının zannına göre– kast sisteminin alt basamaklarında ancak yer bulabiliyoruz. Büyük devletlerle kıyaslandığımızda fakir ve ezik bir ülkenin vatandaşları addediliyoruz. Maalesef, özellikle bir kısım aydınlarımız başta olmak üzere çoğumuz bu hâli bir komplekse de dönüştürmüş bulunuyoruz. Bazı devletlerin ekonomik durumlarına, askeri güçlerine, teknolojik terakkilerine… bakınca gökteki yıldızları seyrediyormuşuz gibi bir hâl alıyor ve kendimizi küçük, basit, seviyesiz görme hastalığından ve zillet izhar etmekten bir türlü kurtulamıyoruz. İşte, bu kompleks içinde bulunduğumuz ve kendi kimliğimizi aradığımız sürece, başkalarının yadırgayabileceği bir giyim kuşamda, hâl ve edada ısrar etmemiz izzetli davranmak değil kendi değerlerimizi âleme duyurabilmenin önünü tıkamak demektir. Böyle bir durumda en uygun davranış, -dinin mutlak emirlerine ters olmamak şartıyla– umum tarafından hüsnükabul görecek bir kılık kıyafeti tercih etmektir.

203