Bu hikmetlerden bazılarını anlayabilmek ve o latîf nükteleri kavrayabilmek için öncelikle Arap dilinin karakteristik hususiyetlerine bakmak gerekir. Bazı lisanlarda olduğu gibi, Arapçada da tevazu ve mahviyet sadedinde “Ben” yerine “Biz” denmesi ya da bazen başkalarını tezkiye ve tenzih için “Biz” denilecek yerde “Ben” sözünün tercih edilmesi çok vâkidir. Şu kadar var ki, izzet, itibar, şan ve şöhret sahibi birisi “Biz” dediği zaman Araplar bunu belâgata uygun görürler; aksine sıradan bir insan “Biz” dediğinde ise, onu gurur ve kibir emaresi sayarlar.
Ayrıca, Arapçada fiil sîgalarına eklenip çoğul (cem’) mânâ ifade eden “nûn” harfine “azamet nûnu” da denilir; çünkü bu harf, genellikle çokluk ifade etse bile, kimi zaman da azamet, ululuk ve yücelik bildirir; sözü söyleyen kimsenin hürmete değer bir kimse olduğunu gösterir. O türlü beyanlardaki “Biz” ifadesinden maksat, adet bakımından kesreti değil, güç ve kudretin büyüklüğünü belirtmektir.
Aslında, biz de çoğu zaman kendi şahsımızdan bahsederken “tek” olduğumuz hâlde, “Ben” yerine, “Biz” demeyi yeğleriz; çünkü, “Biz” sözü, daha mütevâzı, daha nâzik, daha müşfik ve kendini nefye daha münasip bir beyandır. Dahası, bazen muhatabımız tek kişi de olsa, ona hürmeten ve nezaketen “siz” diye hitap ederiz. Mezkûr maksatları gözeterek ister “Biz” diyelim ister “siz”, hiç kimse bu türlü bir beyanı yadırgamaz ve ondan çoğul mânâsı çıkarmaz.
Nerede “Ben” ve Nerede “Biz”?