Sevk ve idare edenler diğerlerine bu rahatlık ve imkânı verdiklerinde, onlar da şablonculuğun ve basma kalıp şeylerin esiri olarak yaşamayacak, kendi düşüncelerini de ortaya koyacaklardır. Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslûpla “Kur’ân’ın şu âyetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalâasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslûbunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hâli meydana getirir. Hatta belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat birisindeki soru üslûpsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatın gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.