Haddizatında, insanların hâl ve hareketlerindeki, oturuş ve kalkışlarındaki ciddiyet iman ve mârifet derinliğine bağlıdır. Dolayısıyla, ciddiyetin seviyesi her insana, o insanın iman ve mârifet ufkuna, ayrıca ciddi olması gereken yere ve konuma göre değişiklik arz eder.
Biri Var!
Zât-ı Ulûhiyet’e karşı ciddiyet, her zaman Cenâb-ı Hakk’ın muradını takip etme ve O’nun tarafından takip edilme mülâhazasıyla iç ve dış bütünlüğü içinde, hayatı ve davranışları ciddi bir çizgide sürdürme şeklinde olur. Bu da ancak, Cenâb-ı Hakk’ın, insanın her hâline nâzır bulunduğuna; yani onun sözlerini duyar ve işitir, ahvâlini bilir ve değerlendirir, yaptıklarını görür ve kaydeder olduğuna inanmakla gerçekleşebilir. İnsanlar bazı durumlarda böyle bir görülüp gözetilmeyi muvakkaten unutabilirler; meselâ, yemek yerken, çay içerken kendi âlemlerine dalabilirler… Yatakta o murakabe havasından uzaklaşabilirler. O anlarda, Cenâb-ı Hakk’ın azametine uygun ve kulların küçüklüğüne münasip şekilde Allah’ı hatırlama, ihsan şuuruyla dolma söz konusu olmayabilir. Gerçi, “akrabü’l-mukarrabîn” dediğimiz daha hâlis kullar, o türlü hâllerde bile temkinli davranırlar. Fakat, Allah, bazı beşerî hâllerdeki öyle bir nisyanı ve geçici bir unutmayı bağışlayacağını vaad etmiştir. Belki onlardan dolayı da istiğfar edip Allah’a yeniden teveccühte bulunmak gerekir ama herkesin her yerde aynı ölçüde ciddiyet ortaya koyamayacağı da bir realitedir.