İçeriğe geç

Oysaki daha önceki asırlarda ilim meselesi zirvelerde ele alınmış ve bu alanda çok başarılı insanlar yetişmiştir. Mesela bir İbn Sina’ya baktığınızda onun birçok ilim dalında uzman olduğunu görürsünüz. Felsefe ve düşünce sahasında olduğu gibi, fizyoloji, anatomi ve tıp alanında da söz sahibi. Tâ o dönemde virüslere karşı belli çareler üretmiş. Kur’ân’ı anlama mevzuunda da mütalâa ve mülâhazalarda bulunmuş. Bunun yanında sofliğe de eğilmiş. Sadece bir İbn Sina değil; o dönemde Muhammed İbn Zekeriyya er-Râzî’den Câbir’e, Fezârî’den Zehrâvî’ye, Harizmî’den Bîrunî’ye nice büyük insan yetişmiştir. Bu zatlar, ilim adına alacakları şeyleri dinden almış, tekvînî ve teşriî emirlerin birleşik noktasında onu çok iyi okumuş, kavramış ve bütün bunların sonucunda başkaları karşısında ezilmemiş, aşağılık kompleksine kapılmamışlardır. Diğer insanlar açısından meseleye bakıldığında da, onlar, inanan insanların sahip olduğu bu faikiyet ve üstünlüğün mensup bulundukları dine ait olduğunu anlamış ve onların şahsında dine saygı duymuşlardır.

Ne var ki, hicrî beşinci asra kadar gelen bu ilim ve araştırma aşkı, bu ani’l-merkez hareket bize doğru geldikçe hız kesmiş, zamanla kıvam kaybına maruz kalmış ve kendinden beklenen fonksiyonu tam olarak eda edememiştir. İhtimal, İstanbul’un fethiyle gerçekleşen muzafferiyet bizim biraz başımızı döndürmüş, hilâfetin bize geçmesiyle baş dönmesi biraz daha artmıştır. Bu ifadelerimizden “o dönemde hiçbir şey yapılmadı” gibi bir düşünceye sahip olduğumuz anlaşılmamalıdır. Fatih ve Süleymaniye medreseleri, Enderun gibi kurumlar ilme önemli katkılarda bulunmuşlardır. Fakat hicrî beşinci asra kadar devam edegelen ilmî sahadaki o inkişaf ve gelişmenin daha sonraki dönemlerde görülmediği de inkâr edilemez bir vâkıadır.

Didik Didik Edilen Tabiat Kitabı

107