Hâsılı, zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerim’dir. Ondan sonra da, Peygamber Efendimiz’den sâdır olan nurlu sözler gelir. Kitap, Sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, en çok zikrullaha tergîb ve teşvik yapılmıştır. Namazdan cihada kadar o, her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir. Ancak herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerindeki tesiri ölçüsündedir. Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde O’na ulaşır. Bazıları da vicdanlarında O’nu “kenzen” bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinât ve nokta-i istimdât sayesinde sürekli maiyette olur. Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıta vesilesi olması itibarıyla cehalettir, “Allah biliyor ki, ben O’nu şimdi anmıyorum; anmak da ne demek, ben O’nu hiç unutmadım ki!” sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifade etmek için sâdır olmuştur.
İşte öyle arzu ediyorum ki, mü’minler arasında yeniden bir zikr ü fikir mülâhazası canlansın, gelişsin. Bu devirde i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin bütün vazifelerden önde olduğu; ama bu vazifenin, Allah’ı (celle celâluhu) sürekli anmadan, O’na sığınmadan ve her gün bir kere daha evrâd u ezkârla dolmadan yapılamayacağı bilinsin. Gönüllerimizde bir kere daha zikir heyecanı uyansın. Ve sırlı bir yolculuktan sonra herkes “huzur-u kalb” ufkuna ulaşsın…