İçeriğe geç

Böylece de, memur olduğumuz şeyleri elimizden geldiğince yerine getirerek bir yönüyle “çok”un misalini ortaya koymuş oluyoruz. Evet, dûn-himmet olmamalı… “Şu kadar yeter” denmemeli. Rabbimizi ne kadar anarsak analım yine de O’nun bize olan nimetleri karşısında zikir ve şükürde bulunamadığımız mülâhazası hatırdan çıkarılmamalı.

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak, “Anın Beni ki, anayım sizi!”13 buyurmaktadır. Yani biz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edeceğiz, O da bizi teşrîf ve tekrîmle anacak… Biz dua ve münacatlarla O’nu mırıldanıp duracağız, O da icabetle bize lütuflar yağdıracak… Biz dünyevî işlerimizin arasında O’nu unutmayacağız, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek bizi ihsanla şereflendirecek… Biz yalnız kaldığımız dönemlerde de O’nunla dolup taşacağız, O da yalnızlıklara itildiğimiz yerlerde bize “Enîs u Celîs” olacak… Biz rahat olduğumuz zamanlarda O’nu dilden düşürmeyeceğiz, O da rahatımızı kaçıran hâdiseler karşısında rahmet esintileri gönderecek… Biz O’nun yolunda ihlâslı olacağız; O da bizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek.

Allah (celle celâluhu) âyetin devamında وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ14 buyurmaktadır. Yani, “Beni anın; nimetlerimi, lütuflarımı anın; onlara karşı lâkayt kalmayın, onları görmezlikten gelmeyin; şükürle mukabelede bulunun, nankörlük etmeyin!” demektedir. Acaba ne yapsak ki körlük ve nankörlük olmasa? Ve ne yapsak ki, O’nu anmış sayılsak ve aynı zamanda O’nun tarafından da anılanlar arasına girsek?

Saygısızlığa Meydan Vermeme

68