Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Ahirete nasıl gideceğinin korkusunu vicdanında taşımayan bir insanın akıbetinden korkulur. O büyük zatlar, korkuyu burada yaşadıkları için öbür tarafın teminatını almışlardır. Zira bir kudsî hadiste, Allah’ın iki korku ve iki güveni bir arada yaşatmayacağı ifade buyurulmuştur.157 Dolayısıyla burada kendisini salmış, laubali bir hayat yaşayan bir insan, emniyet ve güveni burada yaşamış, ahirete bir şey bırakmamış olacaktır. Hâlbuki insanın içinde hep bir akıbet endişesi olmalıdır. O, “Ben ebediyete, Rabbimin cemalini görmeye, ‘Ben, senden razıyım.’ diyeceği bir makama namzedim. Bu büyük şeylerin ucuza peylenmesi mümkün değildir.” demeli, bu pahalı şeyleri elde etme adına oldukça hassas bir hayat yaşamalı, elde ettikten sonra da kaybetme endişesiyle oturup kalkmalıdır.
Fırtınalı bir devirde bu mülâhazaların hepsini unuttuk. Müslümanlık şekle bağlı kaldı. İşin doğrusu şekil Müslümanlarının da geleceğimizi tamir etme adına yapabilecekleri fazla bir şey yoktur. Böyle bir İslâm anlayışı bize hiçbir ümit ve enerji vermiyor. Atalarımızdan öğrendiğimiz ilmihal çizgisindeki Müslümanlığı elli defa tekrar etsek, yine de Raşit Halifeler ölçüsünde bir şey yapamaz, dünyaya bir şey anlatamayız. Oysaki o insanlar çeyrek asırlık bir zaman diliminde dünyanın çehresini değiştirmişlerdi. Bunlar, sadece güçle, kuvvetle veya formaliteden öteye geçmeyen Müslümanlıkla elde edilecek başarılar değildir; kalb ve ruhun diliyle halledilecek meselelerdir.
İkbal dönemimizde Sultan Ahmet şunları söylüyordu: