Ayrıca, Hakk’a vâsıl olmuş maiyyet erleri yanında, murâkabe ölçüsünde bir sessizlik vardır ki, o da, hem mehbit-i ilham-ı ilâhî olan kalblere hem de o kalbleri doygunluğa ulaştıran Zât’a karşı bir tazim samtı ve kadirşinas gönül erlerinin sükûtudur. Bunlar susmaları gerektiği yerde susar, ilham esintilerinin önünü açarlar; dünya nimetlerine bedel, Cennetlerin turfanda meyvelerine sofra sererler.
Bazen de anlatmaya esas teşkil eden konu bizim idrak ufkumuz ya da mevzuun derinliği bakımından o kadar aşkın olur ki, sesimizi keser, çevremizdekilere de “Sus!” der ve her şeyi samta emanet ederiz: “Arza ne hâcet, hâlimiz ayândır..” veya bir kelâm-ı nefsîyle: “Hâl-i pür-melâlimize bak, bizi yalnız bırakma!” ifadeleri böyle bir samtın sesi soluğu olduğu gibi, Hz. Mevlâna’nın:
“Sararmış solmuş yüzüme bak da, bana hiçbir şey söyleme! Sayısız dertlerimi gör, (ama) Hudâ aşkına bana bir şey söyleme! Kanla dopdolu gönlüme bak; ırmağa dönmüş gözyaşlarımı seyret; ne görürsen geç hepsinden; neymiş, nasılmış diye bir şey söyleme!” şeklindeki beyanları da, böyle bir samt çağrısının ifadesidir.