Evet, işte Batı’lı bir sefâlet tasvircisinin Sefiller’inin ve herkes gibi yaşamak, eğlenmek ve sevmek istediği hâlde kaderin, sırtına yüklediği bir kamburdan ve gözünün üstüne koyduğu urdan ötürü kendini sevmeye veâşık olmaya lâyık görmeyen bir kimsenin münakaşası yapılmış, aklın, kâlbin, ruhun tatmin olacağı şekilde neticeler istihsal edilmiştir. Bu, sünnet ehlinin yoludur ve aksi Kur’ân’ın ruhuna aykırıdır.
Düşünme, küfre girersin zihniyeti, kadîm Hıristiyanlıktan kalma değersiz ve hiçbir zaman İslâm’ın iltifat etmediği bir fikir düşmanlığının ifadesidir.
Bizler var oluş sırrına ve hikmetine bakmaz, dünyaya geliş ve gidişteki ma’nâyı kurcalamazsak, yapılan tenkitleri ister istemez kabullenmiş olacağız.
Nedir varolmadaki o büyük sır ki, bilindiği takdirde hakikaten var olacağız?
Nedir bir koridora geçitten daha uzun sürmeyen şu dünya hayatı… Elemi, acısı, ızdırabı!..
Nedir şu sefilllerin çektiği? Şu gözsüzler, şu koltuk değnekleri ile gezenler? İnsan değil mi bunlar? Yoksa adaletten nasipsiz, rahmetten -haşa- mahrum mu bırakılmışlar?
Ve tu meyhanedekiler, hastahanedekiler, daha binlerce mezellethanedekiler… Hikmetten ve re’fetten nasipleri nedir onların?
Sonra şu ahiret mükâfatından mahrum olan, dünyada ise gadre uğramış, rahat yüzü görmemiş topyekûn hayvanlar.. Ayaklar altında ezilen haşere ve boğucu kanunların tehdidi altında ezilen, şu vahşet diyarına geldiğine bin pişman görünen vahşîer ve onlardan ürkenler, şahinler, kartallar ve onların korkusundan uykusu kaçanlar.. Bütün bunların, cihanlar ağırlığındaki hayata mazhariyetleri şu yaşayış için mi?