İçeriğe geç

Geldiğin yeri bilmediğin için, gideceğin yeri görmediğin için, gözyaşlarını ceyhun et. O deryada boğul; belki aradığını bulursun. Acaba yollar sana karşı neden bu kadar vefasız? Yok yok.. Günah, yolların değil; sen yolunu yitirdin.. Kâlbine biber ekilip, beynin, cesedine yedirildiği günden beri.. Kamışın şekere karıştırılıp şerbetten tecahül edildiği günden beri… Sonra dünyanın taşını, toprağını, demirini senin beline yükleyenler, seni öz cevherinden uzaklaştırıp âdeta maddeleştirdiler. Kâlbinin derisini yüzüp ayaklarına çarık ve ayak derilerini de taçlarda sorguç diye kullandılar. Sen yüzüstü emeklemeyi ve ayakların vazifesini ellere göndürmeyi ma’rifet saymaya başladın. Ve en korkuncu bütün hadiselere kendi şahsî dünyandan baktığın için, herşeyi arzularının rengine boyanmış buldun. Nefis, despot duygular dolu bir âsi.. Sen onların sevkiyle şehvet dolu kombinezonlar çizen robot boyacı… Orucun demhanede; iftarın meyhanede; bayramın puthanede; iradesiz ve oluşların zebunu zavallı mahlûk oldun. Ama gözlerin önünde solan renkler, yokluğa doğru sürüklendiğinden acılaşan zevkler, uykunu kaçırıp seni hayata geldiğine bin pişman ettiğinden; sence hiçlikten ibaret olan ölüm sonrasını düşünmemek için, içinin ağlamasına rağmen eğlence ve sefahet yerlerinden teselli dilenmeğe başladın. Heyhat! O yara çok derin. Yuf sana! Bu derman pek ma’nâsız…

Bir geçmiş zamanı beyhude yad etme, Bir gelecek zaman için botuna feryad etme, Geçmit gelecek, bütün bunlar masal hep, Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.”

123