Dâva adamı, güldürmek için ağlar.. Gözünün katresinde ummanlar gizlidir. Yedirmek için, yemez. Dünyaya karşı daima oruçludur. Yaşatmak için ölür. Habbesinde İrem bağlarını yetiştirecek kudret saklıdır. Döverler, bu uğurda niyaz eder; söverler, dua eder; başını yararlarsa Hakk’ın Habibi gibi ellerini kaldırır: Hidayet nasib et cemaatime Allahım! Bunlar beni bilmiyorlar der, niyaz eder, af diler.
Dâva adamı kendini nefyeder, muvaffakıyeti Hakk’ın tevfikine ve çevrenin himmetine verir. Hakk-aşina bir kumandan gibi birliğindeki sarsıntıyı nefsinden bilir, bin tevbe eder.
Dâva adamı, cânân dilemenin canı terketmekle olacağını çok iyi bildiğinden bir anlık visâl için yıllar yılı hicrana önceden kararlıdır. Hakk rızası için yüzlerce defa gözyaşı ile yoğurduğu çamuru seve seve gözüne sürme diye sürer.
Dâva adamı, dilhûn olup gönlünü kan, gözünü ebr–i nisandan daha aziz göz yaşları ile yıkamadıktan sonra, ne buluttan yağmur, ne denizden buhar ve ne de başka gözlerden yaş beklemez.
Dâva adamının lugatında kırılma, darılma kelimeleri yoktur. Hem nasıl kırılır ve darılır ki bir an rahmetli tecelliden dûr olmayan Hakk, merhamet ettiklerine onu mücessem bir rahmet olarak göndermittir.
Dâva adamı, başı yüce dağlar gibi daima bulutlu… Ovaları, vâdileri sulayan yağmurların, sellerin şimşekleri hep onun başında çakmaktadır. Onun o celâlli hâlinde dahi binlerce Cennet bahçesine su ve ziya huruşandır.
Dâva adamı, kâlbinin dudağı ümitten tomurcuklarla süslü, yaşadığı devirden çok sonralara nazar eder ve ördüğü halıyı bu hesapla örer. Ne yaşadığı devrin isi, pası, ne de dünyanın alâyiş ve ihtişamı onu meşgul edemez ve yolundan saptıramaz.
Dâva adamı, Hakk’ın esiri, haklının zahiri, düşene yâr ve yolunu şaşırmışlara pişdardır.