Hem Hakk kelâmı ve Hakk nizamının iç içe girişinde seni buluyor ve seni duyuyoruz. Öyleyse müsaade buyur, duygularımızda seni bir mücerret olarak ebediyyen muhafaza edelim. Zaten bize gösterdiğin güzel sanatlar anlayışı da bundan ibaret değil miydi? Kaldı ki, verâlardan emip biriktirdiğin deryaların, ancak katresinin kaldığı şu asrın sahillerinde dahi, binlerce, yüzbinlerce gündüzün şafağı çakmakta. Ve her an, milyonlarca karanlık boğulmakta… Şafaklar, senin kapında kemer bağlamış kullar… Güneşler, bezmine girmek için sıra bekleyen bendeler. Öyle görüyor ve mânevî şahsiyetine karşı binlerce şükran ve minnetle kul olduğumuzu itiraf ediyoruz.
Bütün kusurlarımıza rağmen, diktiğin işaretlerin dibinde, tavafta, sâ’yde, Arafat’da, Müzdelife’de ve Minâ’da ve sonra günahlardan arınmışlara karışarak, yeşil parmağı ile mübarek ruhuna işaret eden temiz kubbenin altında el-etek açanlarla hayalen huzuruna geliyor ve sıkıla sıkıla içimizde keşfedilmemiş dertleri yine sana açıyoruz. Sevmeyen gönüllerimizi, ehramlaşan benliğimizi, Cehennem gibi öfkemizi, af etmeyi unuttuğumuzu, içimize yabancı kalışımızı, başkalarının hatalarında boğulup varlığımızı aşamayışımızı, merkeziyetci ve inhisarcı fikrimizi, nihayet büyük iddiaların hodbin inatçıları olarak, bütün gizli şeylerimizi Yevme tübles-Serâirin kameri, şefkat cemâline arzediyor, tatlı dillerin arkasındaki dikenli gönüllerden bîzar olduğumuzu şikâyette bulunuyoruz…
Emrolunduğu şeylerin onda birini yaparsa, kurtulur diye ferman ettiği bir yığın mücrim olarak, vaadini kalkan yaparak, büyük ümidlerle kavuşma yerine mahrem olmak için çırpınıyoruz.
Emanetini başa taç edemedik. Ama o kor ateşi yere de bırakmadık. İşte o gariplere, müjdeyi, çöl yolcusuna su yetiştirir gibi sen getirdiğin için yere baktıran binbir hacâletin altında soluklarımızın her zerresi, ümidden helezonlar çizerek sana geliyoruz.