İçeriğe geç

Asırlardır yerin göbeği Kâbe’de bir kemer gibi, Sen’in adın, kıskıvrak sarmış o beldeyi… Ya Türk’ün dağılan sarığını ne zaman saracak, adların incisi ismini Sorguç diye o başa ne zaman takacaksın. İnan ki, bu Rum ülkesinin yiğitleri, bir Ah! ile mercanın içini boyamış soylu bir geçmişten akıp gelmektedir. Mesih’in müjdelediği Faraklit ve Hazret-i Ahmet’in müjdelediği Hazret-i Mesih, bu bilmece Rum ülkesinde hâlledilecekse; şu okyanusları taşıyan hamile bulutlara bakıp biz de ağlayalım… İnsanlığın yeniden var olacağı ve Rahmet’in yeniden cihanı saracağı o güne…

Sen firûze kubbeler üzerinde elden ele gezen bir gül olduğun hâlde, şanına sezâ hürmeti gösteremedik. Sen de bu asrın bilmemişlerine, görmemişlerine kırılma. Huzurunda dahi bu mahcûbiyeti hissetmiş, geldiğime sıkıldıkça sıkılmıştım. Ama sultana sultanlık, fakire fakirlik yaraşır. Kurtuluş sabahı senin zülfünün teline takılmıştır… Ufkumuzun karardığı şu günlerde gönlümüze doğ, Sultan olduğunu bir daha içimize duyuruver. Çünki Sen eskilerin; Arab’ın Acem’in mahı isen, hizmetine âmâde Türk’ün şâhısın… Bayraktara bayrağı ver ve tüllenen şafaklarda ona varacağı ufukları göster!..

Aklın ve kâlbin izdivacını bir kere daha yenile. O düğüne bütün Şarkı ve Garbı çağır! Sistemler, sündüsler kuşanıp Biz kuluz! diye gelsinler. Al yanaklı Süheyl yıldızına öyle bir şarkı söylet ki, gecenin kadehi karanlığa dökülsün…

Bir ağlayana karşılık binlerce mahzun gülsün ve ilmin etekleri mücevherlerle dolsun. İlimler senin dilin, dilin ise, gizli hazinenin tercümanı kâlbine tercüman olsun…

96