O’dur. Minicik cehtlerimizin neticesinde, tenasüb-i illiyet prensibiyle izah edilemeyecek büyük neticeleri halk u icat eden de O’dur.Öte yandan, başımıza gelen can sıkıcı hadiselerde önce kendimize, nefsimize bakarız. Sıkıntılar sırf bir imtihan olarak başa gelmiş olabilir. Rabbimiz bizi maddi-manevi onca donanımla lütuflandırmasına rağmen o donanımı ya yerinde kullanmadığımız yahut da eksik ve kusurlarımız sebebiyle netice olumsuz olmuş olabilir. Bunu idrak ve kabul edebilme aslında kemale giden yolda insanın en büyük azığıdır. Muhasebe ve murakabe ile amellerini devamlı kontrole tâbi tutan, yaşadığı sıkıntıları tahlil ederken aslan payını nefsinde arayan kişi, bir insan-ı kâmil namzedidir. Aksine, başına gelen olumsuz durumlara sebep olarak hep başkalarını gören ya da kaderi suçlayan biri, nefsinin tuzağına düşüyor demektir. Hatalarını kabul edemeyen bu kişi, tabiî olarak düzeltme yoluna da gidemez. Mesela şeref ve haysiyetiyle alakalı bir kısım isnat ve iftiralara maruz kalan veya yaptığı işler fiyaskoyla neticelenen ya da yürüdüğü yolda bir kısım sıkıntılarla karşılaşan bir insan şayet kaderi suçlar gibi “Ben ne yaptım ki bütün bunlar başıma geldi?” derse kaybeder. Bilakis ona düşen; bütün bunların ‘istihkakı’ (hak ettiği şeyler) olabileceğini düşünmek, karşılaştığı bir sıkıntı karşısında, “Acaba ne tür bir yanlış yaptım ki Cenab-ı Hak beni bu olumsuzluklara maruz bıraktı?” demek ve amelinin muhasebesini yapmaktır. Kişi kendini ilgilendiren konularda bu şekilde düşünebilir. Ama başkasının uğradığı musibet hakkında kişinin böyle düşünmesi ise suizan olur.Günümüzde İslam dünyasının üst üste yaşadığı mazlumiyetleri, mağduriyetleri, mahkûmiyetleri düşünelim. Suçu birilerine atarak işin içinden sıyrılabilir miyiz? En basit işlerin, hatta bir oyunun bile kendine ait kuralları vardır; oyunu kazanmak için o kurallara riayet etmek gerekir. Aksi takdirde yenilgi kaçınılmazdır. Müslümanlar olarak çağınızı doğru okuyamamış, hayatın değişik birimlerini ihmal etmiş, alanı başkalarına bırakmış, ilim