nefisle kastedilen; nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mutmainne kategorileri içinde mütalaa edilen nefis değildir. Nefis kelimesi ile insana kötülükleri emreden mekanizma veya şeytanın insanla münasebet kurduğu santral anlaşılır. Fakat âyet-i kerimede geçen nefis, insanın bizzat kendisi, kendi zatı demektir. Âyet-i kerime, Allah’a isyan eden kimselerin kendilerine zulmettiklerini, haksızlık yaptıklarını, kendilerine yazık ettiklerini haber verir. Evet, günah işleyen kişi, Allah karşısındaki konumunu koruyamamış, kendi kendine zarar vermiş, kendi akıbetini tehlikeye atmış demektir ki bütün bu neticelerin insanın kendisine karşı işlediği birer zulüm olduğunda şüphe yoktur.
Günahlar, aynı zamanda Allah hakkını gözetmemektir. Çünkü günah işlemek suretiyle Allah’ın koymuş olduğu sınırlar geçilmiş, O’nun emir ve yasakları görmezden gelinmiş olur. Bu, aynı zamanda Allah’a karşı büyük bir saygısızlıktır. Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere insanın günah ve masiyet işlemesine karşı Allah’ın “gayret”i, tabiri caizse kıskanması vardır. Teşbihte hata olmasın, nasıl ki insanın kendi haysiyet ve namusunu müdafaa ve muhafaza etme konusunda bir hassasiyeti vardır. Namusunu gözünden bile sakınır. Allah da mükerrem olarak yarattığı kullarının günah işlemeleri karşısında çok gayûrdur, onların günahlarla kirlenmelerine, Kendisinden uzaklaşmalarına razı olmaz.İşte bütün bunları göz önüne alan bir kişinin günah karşısında ürpermemesi, ürperip tevbeye koşmaması mümkün değildir. Günahın ne olduğunu bilmeyen ve onu hafife alan bir insan ise günahın ağırlığını vicdanında hissetmeyecek ve dolayısıyla tevbe ve istiğfara yönelmeyecektir. Yönelse de onun tevbesi lafta kalacaktır. Dilinden dökülenlere kalbi inanmayacaktır. Dolayısıyla da tevbeden sonra günah işlemeye kaldığı yerden devam edecektir. Oysaki günahın pişmanlığını vicdanında duyma, mahzun ve kederli bir kalble Allah’a yönelme, tevbesinde kararlı olma, günah ile arasına mesafe koyma ve onda ısrar etmeme, tevbe ve istiğfarın başlıca şartlarıdır.