mikrop ve virüsler gibi günahlar da kalb ve ruh hayatımızda yaralar açar. Manevi immün sistemi güçlü kimseler günahlara hemen tepki verir, ondan kurtulmak için gözyaşı döker, tevbe ve istiğfara yönelir. Günah karşısında ortaya konacak böyle bir reaksiyon vicdanın diriliğine, kalbin hayatiyetine ve imanın gücüne delalet eder. Ölü bir kalb, duyarlılığını kaybetmiş bir vicdan günahlar karşısında tepki göstermez. Günahı günah olarak görmeyen, onun tahribatını hissetmeyen, ona doğru adım atmaktan ürpermeyen kişinin, imanını bir kere daha gözden geçirmesi gerekir.Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, müminin, günahı üzerine yıkılıverecek bir dağ gibi gördüğünü, görmesi gerektiğini beyan eder. Bu yüzden büyük zatlar günaha karşı çok hassas yaşamışlardır. Günaha doğru bir adım atmayı bile, gırtlağa kadar bataklığa saplanma olarak görmüşlerdir. Bilerek veya farkında olmadan günah işlediklerinde veya işlediklerini zannettiklerinde hemen tevbe ve istiğfar kurnasına koşmuş ve günaha bir dakika dahi hayat hakkı tanımamışlardır. Küçüğüne büyüğüne bakmadan günahlar karşısında fevkalâde bir ürperti duymuşlardır. İşte bu, günahı günah olarak görme ve onu kendi büyüklüğüyle içte duyma demektir.Tevbe ve istiğfar, şeklî olarak bazı lafızların dilden dökülmesinden ibaret değildir. Tevbe, işlenen günaha karşı fevkalâde bir pişmanlık duyma ve günahtan dönüp kaçırılan şeyleri telafi etmek suretiyle, yaşanan uzaklığı aşıp tekrar Rabbin kapısına varma gayretidir. İstiğfar ise Hazreti Gafûr u Rahîm’den bağışlanma talebinde bulunmaktır. Tevbe ve istiğfarın hakkının verilmesi, yani günahın içte günah olarak duyulması, günah karşısında kalbin buruklaşması, bunun neticesinde dönüp Allah’a sığınılması ise imanın ve Allah ile irtibatın kuvvetine bağlıdır. İmana dair eserlerin okunması, enfüsî ve âfâkî (iç ve dış) âlem üzerinde tefekkür edilmesi, ibadet ü taate devam edilmesi imanı takviye edici hususlardır. Eğer bahsini ettiğimiz şey iman ve onun takviyesi