İçeriğe geç

Bu yüzden insan evvelâ kendi vazifesini yapmalı, “Ben çalışacağım, belki şimdi vermedi ama O verecek olduğuna göre elbet bir gün verecektir.” deyip şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmamalı. Zamanı gelince O (celle celâluhu), kendi şe’ninin gereğini yaratır ve hiç beklenmedik şekilde onu bir sürprizle karşı karşıya getirebilir.

Ancak bu anlayış mârifet adına bir seviye işidir; belli bir seviyeye ulaşmamış insanlar için bu şekilde düşünmek fazla olabilir. Çünkü yapılan bu vazife, bir dönemde peygamberlerle gerçekleştirilen vazifedir. Dolayısıyla Zât-ı Ulûhiyet hakikati, haşrüneşr hakikati, Allah’a kulluk ve tevhid-i rubûbiyet hakikatleri gibi esas peygamberlikle hedeflenen şeylere talip olan insanların duyguda, düşüncede belli bir seviyeye ulaşmış olmaları gerekir ki, çevrelerinde hiç kimse olmadığı zaman bile, tıpkı peygamberler gibi asla ümitsizliğe düşmesinler; düşmeyip yollarına devam etsinler. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), enbiyâ-i izâma ait hususiyetleri câmî, makam-ı cem’in sahibi olması hasebiyle, geçmiş ümmetlere ait bütün hususiyetler, başka bir ifadeyle Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Musa kavimlerine ait, ölçünün tartının alt-üst olması, ihtikârın, ihtilâsın, spekülasyonların toplum hayatına yön vermesi, ticari emniyet ve güvenin sarsılması gibi daha nice mesâvî, bugün bu ümmet içinde yaşanmaktadır. Ve bu problemler sadece bir yere, bir bölgeye has da değil, dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış durumda. Yine onları ıslah edecek bir Nuh, bir Hud, bir Salih, bir Şuayb, bir Musa da yok. Dolayısıyla onların işi daha da zor görünmektedir.

90