İçeriğe geç

Oysaki, böyle iltifatlara muhatap olanlar; “Bizler mü’miniz; Ehl-i Sünnet anlayışı içerisinde, sa’yeder, cüz’î irademizi sonuna kadar kullanırız ama inanırız ki, bütün başarıları, muvaffakiyetleri Allah yaratır. Bizim yaptığımız şeyler sadece esbaba tevessülden ibarettir. Dolayısıyla, Allah’ın bize ihsan ettiği bu lütuflar, bizim cehdimizle elde edilebilecek gibi şeyler değildir; aksine tamamen O’nun inayetinin neticesidir. Öyle ise netice itibarıyla bunları O’na vermemiz icap eder.” demeleri gerekir. İşte böyle hareket edildiği takdirde, ne başkalarına karşı bir üstünlük iddiası, bir fahirlenme, ne de başarısız kalındığı zaman ümitsizliğe düşüp üzülme söz konusu olur.

Evet, insan neticeye dilbeste olunca, sanki çalışmalarının karşılığını mutlaka alması gerekiyor gibi bir tavır içine girebilir ve alamayınca da ümitsizliğe düşebilir. İman ve Kur’ân hizmeti açısından meseleyi değerlendirecek olursak; meselâ, ev açtık bir şey olmadı, okul açtık bir şey olmadı, Asya’ya gittik, Pasifiklere açıldık yine bir şey olmadı.. diyerek yeislere düşülebilir. Hâlbuki bu şeylerin olması Allah’a aittir; siz bütün şartları haiz olabilirsiniz ama Allah dilemezse olmaz. Sadeddin Teftâzânî’nin iman tarifinde olduğu gibi iman, sizin gayretleriniz sonucu Allah’ın içinizde yaktığı bir meş’aledir. Siz iradenizi ortaya koyar gayret edersiniz, o meş’aleyi Allah ya yakar ya da yakmaz; o, O’nun bileceği bir iştir. Nitekim dünya kadar insan, şu kâinat fenleri arasında dolaşıp durduğu hâlde, “Vermeyince Mâbud, neylesin Mahmud.” misali, gözü açılmaz ve bir ümmî insanın elde ettiği mârifeti dahi elde edemez ve Allah’la münasebetin en küçüğünü dahi temine muvaffak olamaz.

89