Herkes, kendi gönlünü dolduran mânânın enginliği ölçüsünde, o “ân”a kadar, cismaniyetinin baskılarından ötürü görmeye muvaffak olamadığı bir kısım derinlikleri hissetmeye başlar; gençler güç, kuvvet ve zindeliklerinin hakkını verme duygusuyla şahlanır.. orta yaşlılar tecrübe ve bilginin ruhlarında hâsıl ettiği temkine göre daha rantabl olmaya çalışır.. ihtiyarlar, ebediyete, ebedî saadete ve ruhların uçuştuğu âlemlere hazırlanma duygusuyla coşar.. ve herkes kalbinin gözlerini açar, sanki o “ân”a kadar tam duyup hissedemediği kendi kaderini duyar, kendi tâli’iyle sevinir veya kederlenir ve kendi istikbaline yönelir; gözleri, içinde bulunduğu zamanın vaad ettikleriyle güler ve yüzü buğu buğu mânâlarla derinleşir.
Cami ve minarelerde yükselen şeâiri ilan sesleri bu umumî ahvale ayrı bir tat, ayrı bir zenginlik katar.. öyle ki, artık esen rüzgârdan yağan yağmura kadar her şey O’nun kokusuyla yüzlerimizi yalar geçer ve gönüllerimize ölümsüzlük iksiri gibi siner. Hele seher yeli! Hele seher yeli! O, sonsuzluktan bir nefes gibi kendini hissettirir.. O’ndan bir haber ve bir lütuf gibi yüreklerimizi hoplatır; hoplatır, zira ona böylesine yöneldiğimiz bu büyülü dakikalar, iman, aşk ve ümitlerimiz sayesinde, ebediyet gerçeğinin usâreleri gibi gelir, gönüllerimize boşalır; ruhumuzun derinliklerinde tûbâ-i Cennet tomurcuklarını meyveye uyarır ve bizi hep kalbimizdeki Cennetlerin yamaçlarında dolaştırır.