Gerçi, bir-iki asırdan beri, topyekün millet olarak çözülmelerin, dağılmaların ağında ve sürekli gelgitler yaşadığımız bir gerçek. Ne var ki, aynı durumun, bundan önce de, defaatle yaşandığını tarih söylüyor. Evet eğer, bugün düşmüş veya komaya girmişsek, daha önceleri de kim bilir kaç defa oksijen çadırlarında misafir olmuş, beyin kanamasından geriye dönmüş, ölümle yüz yüze gelip selâmlaşmışızdır.! Kaldı ki bizimle beraber başka toplum ve başka milletler de aynı badireleri atlattı.. aynı ölüm ağlarına girdi-çıktı ve aynı gaileleri hem de yutkuna yutkuna yaşadı. Mazi bir bakıma bu tarihî tekerrürler devr-i dâiminin arenası gibidir.
Doğuda Çin surlarının inşa edildiği, peşi peşine modern şehirlerin kurulduğu, her tarafta engin bir sanat ruhunun soluklandığı; dinin, baştan başa bu dünyayı bugünkü seviye ölçüsünde, hatta ondan da ileri şekillendirdiği, fazilet ve ahlâkın mâbedden sokağa, sokaktan saraya her yerde tedris edilip hayatın bir parçası hâline getirildiği dönemde bugünkü Batı, hâlâ mağaralarda yaşıyordu ve günümüzdeki Hint fakirleri gibi sürüm sürümdü. Sakyamuni-Buda, ahmanlar arasında tarihi değiştirecek en ciddi yenilenmeleri gerçekleştirirken, Fransa’da hâlâ Triceratoplar yaşıyordu. Bacon Osvald’ın dediği gibi, İsrailoğulları, peygamberleri sayesinde âlemi yeniden şekillendirirken, Londra’nın kurulduğu ormanlarda kurtlar, ayılar serbestçe dolaşıyordu. Bunun gibi, Atina’da, Teb’de, Ninova’da, Babil’de, Karnak’ta şahlanan insan düşüncesi harikadan harikaya koşarken, bugünkü Sorbon’un, Oxford’un, Heildelberg’in bulunduğu dünyada, sanat, edebiyat ve ahlâk kaidelerinin bilinmemesi bir yana, Sokrat’ın, Eflatun’un, Homeros’un ismini bile duyan yoktu.
Hele hele, fert ve yığınların, cehalet, fakr u zaruret ve kısır çekişmelerin pençesinde inim inim inlediği böyle bir vasatta, sıhhatli bir toplumdan, istikbal vaad eden bir devletten bahsetmek ise kat’iyen mümkün değildi.