Mâbed bazen öyle derin bir lezzet ve iştiyakla duyulur ki, sanki onun o ışıktan ikliminde herkes ebedî yolculuğa azmediyormuş da, bir sırlı, bir bilinmez yol telâşıyla eli-ayağı dolaşıyor, heyecandan heyecana sürükleniyor gibi olur; olur da, yer yer dağınıklığa düşer, zaman zaman ciddîleşir, bir yakarışın inşirahıyla dopdolu, bir diğer yakarışın endişesiyle sapsarı.. kâh yeryüzünde mesafelerle savaşıyor gibi yol alır.. kâh göklerde zaman üstü keyfiyetlere ulaşır ve mesafelerin üstüne çıkar.. ama mutlaka, O’nu düşünür, O’nu sayıklar ve hep O’na ermenin yollarını arar.
Mâbed, her zaman değişik telden sesler verir ve hiçbir zaman bütün bütün sessizleşmez.. onun aydınlık ikliminde hemen her vakit gizli-açık bir mırıltı duyulur ama, herkes onu sezip anlayamaz. Bu mırıltılar bazen minare endamlı, bazen kubbe görkemli nağmeler hâlinde bütün ufkumuzu sarar, her yerde “tın tın” duyulur ve her bucak onun aks-i sadâsıyla inler. Bazen de, minarelerin şerefelerinden, mescitlerin mihrap ve minberlerinden yükselerek havada tatlı tatlı dalgalanır, dalgalanıp varacağı yere varır; sonra da yukarılardaki nemlerin çiy noktasına ulaşınca yağmurlaşıp yeryüzüne geri döndükleri gibi, onlarda değişerek, katlanarak, rahmet damlaları hâline gelerek başımıza boşalırlar.
Bazen bu sesler o kadar muammalaşır ve içimize öyle derin bir rikkat aşılar ki, insan bu seslerle âdeta ukbayı dinliyor ve ötelerle hasbıhâl ediyor gibi olur; olur ve yer yer ürperir, zaman zaman da sevinç naraları atası gelir.