Bir zamanlar mâbed, mânâlarla, duygularla dopdolu, en ledünnî hislerle taşkın ve semtine uğrayanlarla konuşan, dertleşen, içini çeken, içini döken, onların sevinç ve tasalarını paylaşan bir canlı gibiydi. Günde birkaç defa ona ulaşabilenler, içlerini boşaltır, gamdan, kederden uzaklaşır ve öteler adına azıklarını alır, sonra da bir uhrevî seyahate hazırlanmış gibi beklerlerdi. O zamanlar mâbed, öyle bir rüya ve hülya ülkesiydi ki, insan orada bütün derinlikleriyle gerçek huzuru ve mutluluğu bulur.. ruhî ve bedenî hazların en erişilmezlerine ererdi. Gözleri ötelerin ufuklarında olanlar için orada her şey, sanki daha önce bir başka yerde görülmüş, tanınmış gibi sımsıcak, içli ve âdeta ruhlarının aksesuarı gibiydi.. oraya adımlarını atar atmaz, birdenbire cismaniyetin panjurları aralanıyor gibi olur; o aralıkların genişlikleri nispetinde, ötelere ait güzellikler ve ışıklar, onlardan içeriye akmaya başlar ve gelir namaz kılanların sinelerine dökülürdü.. veya biz öyle itikat ederdik…
Hayatını, ev-iş-mâbed arası bir kanaviçe gibi ören bahtiyarlar, günde birkaç defa, gökleri ve gökler ötesi âlemleri, hem de o baş döndürücü armonileriyle, düşünce dünyalarından geçirir, bir meşher gibi tekrar tekrar temâşâ eder ve bu semavî ziyafetin çevresinde, bal özü arayan arılar gibi hazdan hazza uçar dururlardı.
Mâbedi düşünüp de, arzuları, istekleri, emelleri yıldızlar kadar çok olan mü’min gönüllere ondan fışkıran ziyayı, nuru, lezzeti, huzuru, hazzı ve zevki hatırlamamak mümkün mü?