İçeriğe geç

Biz, birkaç nesil bahar nedir bilmediğimiz için, şurada burada kış uykusundan henüz uyanmış bir iki canlının çığlığında yaz rüyaları görüyor; kar’a cemre düşüp buzların delinmesinde bahar türküleriyle kendimizden geçiyorduk… Derken, çevremiz yeniden, hazanla savrulan yapraklarla sarıldı. Yıldızlar, kayan kayana; yüreklerimizi korku ve ürperti sardı. Umumî olmasa bile, bahara ermeden böyle bir hazan erken sayılmaz mıydı? Işıkla henüz kucaklaştık kucaklaşmadık, peşi peşine yıldızların kayması neye alâmetti? Müseylemelerin, Esvedlerin karanlık ikliminde, aydınlık ruhların işi neydi? Nedendi bu yolunu yitirmişlik? Nedendi bu şaşkınlık ve geriye dönüş..?

Şöhret, bakışlarımızı bulandırdı. Şehvet bir sis gibi kalblerimizi sardı. Gurur ruhlarımızı felç edip, benlik boynumuza kement oldu. Hasbîlik ve başkaları için yaşama düşüncesi gönüllerimizden silinip gitti; onun yerini menfaatperestlik aldı. Hepimiz benliğin tozpembe ikliminde tıpkı birer “süpernova” gibi şiştikçe şiştik; sonra da kendi enkaz ve küllerimiz altında ezilip gittik. Kendini benlik anaforuna kaptıran bizler, zamanla ruh dünyamıza o kadar yabancılaştık ki; hayatımız bütün bütün bir hezeyan oldu. Artık, pek çoğumuz itibarıyla, aydın göremez, salim düşünemez, menfaat hislerinden sıyrılamaz ve diğergâmlıkla şahlanamaz olmuştuk. Azgınlaşan arzularımız, Hakk’ın isteklerinin önüne geçmiş ve yer yer ruh, nefsanîlik karşısında dize gelmeye başlamıştı. Ve tabiî, etrafımızı saran bu kadar sis ve duman içinde, aydınlık yolun yolcularından uzaklaştıkça uzaklaşmış ve nefsanîliğimizle yapayalnız kalmıştık. Daha acısı da, ruhumuz akrebin kıskacında olduğu hâlde, bizler çakırkeyf ve bedenî hazlara temannâ durur olmuştuk. Gözlerimiz bağlı, karadeliklerin boy gezdiği iklimde dolaşıp duruyorduk, ama bunun farkında değildik.

129