İçeriğe geç

Günde birkaç defa düşünce mekiğini, yerle-gök arasında gezdiren ve her seferinde gönül atlasına yeni renk ve yeni buudlar kazandıran bu düşünce mimarları sayesinde bizler, dimağlarımızda mihrap bağlamış küflü düşüncelerden sıyrılmaya muvaffak olur ve yosun tutmuş gönüllerimizi arındırarak insanlığımızı hatırlarız. Pencere ve kapıları sonsuza karşı daima açık ve daima ebediyetle harman olan; kuşları dinleyip ağaçlarla inleyen; yıldızları okuyup denizlerle dertleşen; esen yelden, yağan yağmurdan, uçan kuştan, düşen yapraktan aldığı ayrı ayrı mesajlarla gönlünde Hak’la konuşan; “yol bu!” deyip süvarisini bulmuş bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşan bu Hak katının kutluları, halk içinde gam yükünü çeken birer hamal, onların ızdıraplarını sinelerinde yaşayan birer müşfik hekim; elemde lezzete, ızdırapta mutluluğa ermiş birer teslimiyet eridirler.

Başlangıcı ve sonu düşünülemeyecek kadar geniş şu mekân boşluğunda, şimşeklerin ışığı, yıldırımların gürültüsü, güneşin rengârenk cilveleri, havanın tatlılık ve güzelliği aydınlık kollarıyla hep onların düşüncelerini sarar; bahar çiçekleriyle, yaz olgunlaşmış meyveleriyle onlara birer fikir sofrası olur. Duyup sezdiklerinde, tadıp bildiklerinde, Güzeller Güzeli’nden çizgiler görür ve O’ndan fısıltılarla ürperirler. Onların irfanlaşan fikir ufkunda, nizam kendine has diliyle bambaşka şeyler mırıldanır; ışık renklerle sarmaş dolaş olur ve ruh bu bezme pervane kesilir. Zaman gelir, yıldızlar ayakları altında toz ve ayakları altındaki tozlar da nebülöz olur.

Ebedleşen gönüllerinde kurup yaşattıkları Cennetlerden ötürü, ne aşk ve şevkleri söner, ne de çektiklerinden dolayı geriye dönerler. Her sabah yeni bir ümit, yeni bir şevkle ufkumuzda güneşle beraber doğar ve bize ötelerden bir şeyler fısıldarlar.

126