İçeriğe geç

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) son olarak وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا diyerek, kendi peygamberliğine de razı olduğunu ifade etmiştir. Aslında Habib-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) kendisini tevazu ve mahviyete kilitlemiş öyle bir insandı ki, sürekli Allah’ın (celle celâluhu) bir kulu olduğu mülâhazasıyla hareket ediyor, mesela hizmetçisiyle beraber sofraya oturuyor, o yemeden yemiyor ve kendini en küçük bir insandan farklı görmüyordu. Fakat bütün bunların yanında O, kendisine çok “ağır gelen” peygamberlik vazifesiyle serfiraz idi. Şöyle ki bir insan “Lâ ilâhe illallah” demesinin yanında, “Muhammedün Resûlullah” demediği sürece Müslüman olamıyor. Zira O’nun peygamberliğini kabul etmek, İslâm’ın ve imanın aslî bir rüknüdür. Efendiler Efendisi’nin o eşsiz mahviyetiyle peygamberlik misyonunu ilan arasında zahiren bir çelişki vardır. İşte bu sebepledir ki O’nun, fevkalâde tevazuuyla beraber وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا demek suretiyle, Hazreti Muhammed’in resûl olmasından da hoşnut bulunduğunu ifade buyurmasının ayrı bir kıymeti vardır. Çünkü bu, Allah’ın bir takdir ve tayinidir.

Mârifet Ölçüsünde Rıza Şuuru

Bu kutlu sözü söyleme keyfiyetine gelince; gaflet ve ülfetten âzâde olarak kalbin derinliklerinden kopup gelen bir aşk u heyecanla onun dile getirilmesi çok önemlidir. Esasen Allah’tan (celle celâluhu), Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve İslâm’dan razı ve hoşnut olma öncelikle onları çok iyi tanımaya vâbestedir. Çünkü bilen bildiği ölçüde sever, bilmeyen de bilmediği şeye karşı alâkasız kalır. Bu itibarla Cenab-ı Hakk’ı azamet ve ululuğuyla, esrar-ı rubûbiyet ve esrar-ı ulûhiyetiyle bilmeyince rıza ufkuna eremezsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kendi hususiyetleriyle tanımadıkça peygamberliğine lâyıkıyla rıza gösteremezsiniz. Aynı şekilde İslâm dinini kendi enginlik ve derinliğiyle, usûl ve fürûuyla bilmeyince de ondan razı olamazsınız.

278