Hâlbuki hakkın hatırı âlidir ve o, hiçbir hatıra feda edilemez. Dolayısıyla bütün söz ve tavırların hak istikametinde örgülenmesi gerekir. O devasa kâmet Hazreti Pîr de talebelerine bir şeyi sadece kendisi söylediği için kabul etmemeleri gerektiğini, zira kendisinin de yanılabileceğini ifade etmiştir. İşte bu enginliğe sahip olunmalıdır. Kimse vahiyle müeyyet bir peygamber olmadığına göre herkes hata edebilir, yanılabilir; bunu asla hatırdan çıkarmamalı.
Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!
Öte yandan hakikatin başkalarının beyanıyla ortaya çıkmasından, başkalarının eliyle ortaya konulmasından rahatsız olmamak gerekir. Şayet makul ve makbul bir mülâhazayı ifade edebilecek başka biri varsa, orada ille de “Ben konuşayım, bu güzel fikirleri ifade etmekle takdir ve beğeni alayım.” düşüncesi içine girmek mü’mince bir tavır değildir. Ancak mutlaka konuşulması gerekli olan bir mevzu hakkında başkalarının söyleyeceği bir söz yoksa ve bu husus dile getirilmediği takdirde o insanların bir mahrumiyet yaşaması söz konusu ise işte o zaman hakkın hatırına konuşmak gerekir. Böyle bir durumda da umumun hissiyatının söylenilen sözleri kabule müsait olup olmadığı iyi hesap edilmelidir ki, olumsuz bir tepkiye sebebiyet verilmiş olmasın. Söze saygı gösterilmeyen bir yerde susmak daha makul ve insanın beyan edeceği kendi düşüncesine saygının gereğidir. Çünkü konuşulan söz hak bile olsa, muhataplar baştan tepki verince sonradan onu kabul etmeleri çok zor olur. Hatta böyle bir durum karşısında oradan ayrılıp giden insanlar sonradan oturur kalkar ve kendi aralarında o düşüncenin uygulanmaması için yeni yeni bahaneler uydurabilirler. Bu açıdan genel hissiyatın hakikate saygı duyacağı sezildiği an konuşulmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin.