Tarihimize baktığımızda, sultanlardan Hak dostlarına kadar pek çok büyük zatın kendilerini hep yerden yere vurduklarını görürüz. Her biri ayrı bir yüce kâmet olmasına rağmen onlar kendilerine hiçbir zaman bir kıymet-i harbiye takdir etmemişlerdir. Zaten iddiada bulunan bencil insanların bir şey olması da mümkün değildir. Zira onlar, fantezilerden bir türlü sıyrılamazlar ve sürekli kendilerini ifade etme lüzumunu duyarlar. Bunu gerçekleştirebilmek için de hakikatleri yeterli görmez, fantezilere girer, riya ve süm’a (başkasına gösterme ve duyurma) gibi daha başka yollara tevessül ederler.
Mesela bir gün birisi kalkar, İmam Buhârî üzerine konuşmaya başlar. Fakat bakar ki, söylediklerine çok da iltifat edilmiyor. Zira bunlar, bütün hadisçilerin bildikleri bilgilerdir. O, sözleriyle dikkatleri kendi üzerine çekemediğini görünce daha orijinal bir şeyler söyleme ihtiyacı duyar; ardından ahiretin varlığıyla ilgili farklı bir mülâhazada bulunur ve klasik bir monist gibi ifadeler kullanarak dikkat çekmeye çalışır. Esasında o söylediklerinin de, Şeyh Bedrettin Simavi’nin Vâridât isimli eserinde söylediklerinden bir farkı yoktur. Hatta Aristo’nun öteki âleme ve ruha dair ileri sürdüğü düşüncelere baktığınızda da benzer tenakuzlarla karşılaşabilirsiniz. Yine o insan orijinal diye ortaya koyduğu bu telakkilerin kendisinden önce nice insan tarafından seslendirildiğini anlayınca bu sefer ne diyeceğini düşünmeye başlar ve farklı bir fantezi adına ruhların devr-i daiminden bahisler açar. Ne var ki o şahıs, hakikatleri bulma ve duyurma arayışında olmadığı için nefsini tatmin adına sahnelediği orijinallik gösterileri hep hüsranla neticelenir.