Allah’a (celle celâluhu) inanan bir insanın, ne tür başarılara imza atarsa atsın, haddini bilmesi gerekir. Hazreti Pîr, eserlerinde,139طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ “Ne mutlu o adama ki, kendini bilir ve haddini aşmaz.”140 hakikatine dikkat çeker. İnsanın haddini bilmesi ve kendi çerçevesini aşmaması ise, etten kemikten yaratıldığının ve mahiyetinin acz u fakr ile yoğrulduğunun idrakinde olmasına bağlıdır. Dahası insan, mülâhazalarını biraz daha derinleştirerek, kirli bir toplum içinde neş’et ettiği için çoğu zaman belvâ-i âmm sayılabilecek kirlere bulaştığını hatta bazen gırtlağına kadar günahlara daldığını göz önünde bulundurmalı ve demeli ki, “Esasında benden hiçbir şey olmazdı. Demek ki Allah, engin rahmetiyle muamelede bulunduğundan mazhar olduğum ihsan ve lütuflar O’ndan geliyor.” Eğer insan böyle düşünür ve hâlis bir tevhid ile Cenab-ı Hakk’a teveccüh ederse bâlâpervazâne iddialara girmez. Bütün güzellikleri O’ndan bildiğinden dolayı da Allah (celle celâluhu) ona olan nimetlerini devam ettirir.
İnsanın, nefsine itimat edilemeyeceğini anlaması adına günahlarını hatırda tutması da çok önemlidir. Zira insan, cürmünün farkında olduğu müddetçe, iddiaya girmez. İddialı olmak bir yana, kendisine hep günahkâr bir insan nazarıyla bakar, başarılı görünen faaliyetler karşısında da Cenab-ı Hakk’ın bazen mücrimlere de iş yaptırabileceğini düşünür; “Benden bir şey olmazdı ama Allah (celle celâluhu) yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der; değişik vesilelerle sürekli kendini hesaba çeker.