Bu tenasüp ve ahengin, bu nizam ve intizamın hepsini olmasa da bir kısmını ilim ve aklın hikmet-i vücuduna bağlayıp bazı müstesna kabiliyetlerin nazarî plânda olsun, keşif ve tesis edebileceklerini bir anlık kabul etsek de, hiç kimsenin bütünün parçalarıyla olan münasebetini, parçacıkların birbiriyle uyumunu düşünüp tesbit etmesi, tesbit edip her şeyi yerli yerine yerleştirmesi asla mümkün değildir; mümkün değildir, zira bu sistemin arka plânında bir sonsuz ilmin, bir kâhir kudretin ve bir muhît iradenin mevcudiyeti söz konusudur. Bu evsâfı hâiz olmayan birinin, hatta binlerin, değil sistemin bütününü, bir parçasını dahi plânlayıp vaz’ etmeleri imkân haricidir. Aslında, o sonsuz ilim ve kudreti, o muhît irade ve meşîeti kabul etmeyenler de tekvînî emirlerdeki ahenk ve nizam karşısında büyülenmekte ve şaşkınlık yaşamaktadırlar ama, işin arka plânına bakacaklarına, ya varlık ve eşyâyı –hâşâ– tanrılaştırarak ulûhiyet arşına oturtmaktadırlar ya da daire-i rubûbiyete ait faaliyet ve esrarı, harika birer kuvvet menbaı gördükleri “akl-ı küllî”, “ruh-u küllî”… gibi mahiyeti meçhul bir kısım mevhum varlıklara bağlamaktadırlar.
Bu konuda da dengeyi korumak ve her şeyi “mahiyet-i nefsü’l-emriye”sine göre değerlendirmek ancak o ilâhî sistemle gerçekleştirilebilmiş ve ortaya konmuştur. Bu sistem, kendine has o sağlam kaynakları sayesinde hiçbir hakikati incitmeden, hiçbir şeyi “mahiyet-i nefsü’l-emriye”sine aykırı göstermeden her nesneyi öylesine mükemmel tarif eder ve yorumlar ki, vicdan kendi kendine “Bütün tekvînî emirler kimin tezgahından çıkmış ve insanoğlu hangi hikmet elinin eseri ise, bu sistem de ancak onun eseri olabilir!” diye mırıldanır.