Etrafında olup bitenleri sezen bir insanın, varlığa karşı duyduğu hayranlık ve tecessüs, onun için, önü sonu olmayan nâmütenâhî denizlere açılma gibidir. Bu seyahatin her merhalesinde kendisine esrarlı sarayların altın anahtarları verilir. Dupduru gönlüyle, kanatlanan duygularıyla, terkipçi zihniyle, ilham esintilerine hazır ruhuyla teveccüh edip yürüdükçe ve emip hazmettiği şeyleri vicdanına duyurdukça “her taraf bağ-ı irem” olan düşünce dünyasında cennet bağları serpilip gelişmeye başlar.
Bu ruh ve bu anlayışa eremeyenler ise, etraflarını çepeçevre saran alışkanlıklar çeperinden bir türlü dışarıya çıkamadıkları için, eşya ve hâdiselerin monotonluğundan şikâyet eder dururlar. Bunların nazarında her şey kaos, her şey karanlık ve mânâsızdır. “Her mucizeyi de görseler yine ona inanmazlar.”2 Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı ve “Kalblerine mühür vurulmuştur, anlamazlar.”3 Böylelerinden hiçbir hayır ve semere beklenemez, bunlardan bir şeyler ümit etmek beyhudedir.
Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra, alışkanlığa dönüp gömülme vardır ki; herhâlde sualle öğrenilmek istenen de budur. Yani bir parça görüp bildikten, az buçuk inanıp irfana erdikten sonra, değişen dünyalar, yenileşen güzellikler; derinleşmeyi, buudlaşmayı gerektirdiği hâlde alâka ve duyarlılığını yitirip hiçbir şeyden ders almama vardır ki, maâzallah, bu hâl insan için bir sukut ve duygularının ölümü demektir.
Böyle bir duruma dûçâr olan, eğer tez elden gözünün çapaklarını silip, eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa; kulağını açıp Mele-i A’lâ’dan gelen ilâhî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, içten içe yanıp karbonlaşması ve devrilip gitmesi mukadderdir.
Dipnotlar
- 2 En’âm sûresi, 6/25; A’râf sûresi, 7/146.
- 3 Tevbe sûresi, 9/87.