Ne var ki, bu mesele, zannedildiği kadar kolay da değildir. Zâhirî ve bâtinî hâsselerin faâl ve vak’alar karşısında titiz oldukları nispette bir duyuş, bir görüş olsa bile, bu hasselerden bir tanesindeki arıza büyük ölçüde diğerlerini de tesirsiz kılar.
Onun için Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’da; körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir.4 Zira tekvînî emirler gözle okunduğu gibi, tenzîlî emirlerin ilk mâkes bulacakları esrarlı perde de kulaktır. Ve bu müşâhede ve duyuşa tercüman ise lisandır.
Binaenaleyh, âfâk ve enfüsü göremeyen, kulağına geleni de duymayacak, duysa da anlamayacaktır. Keza; kulağına çarpan ilâhî emirlerle uyanmamış bir gönül, şeriat-ı fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.
Demek ki “oku”, bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşâhede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesi oluyor ki, bizim için bir ilk emir olması, ne kadar mânidardır.
Ehemmiyetine binaen uzun anlatıldı ve yer yer sadet harici mevzular kurcalandı. Tekraren mütalâası bizi mazur gösterir ve affettirir ümidini beslemekteyiz.
Dipnotlar
- 4 Bkz.: Bakara sûresi, 2/18, 171.