İçeriğe geç

kâinat kadar delilleri bulunur; kendi varlığı ile o sıfatın sahibinin varlığını bildiren delilleri vardır. Onlar bütün sıfatların esası ve kaynağı, ism-i âzamın membaı ve medarı olmuştur.

Risale-i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli delillerle ispat ve bir derece izah ettiğinden şimdilik bu denizden zikredilen bu damla ile yetiniyoruz.

İkinci Hakikat: Kelâm sıfatından gelen ilahî tekellüm yani Cenâb-ı Hakk’ın konuşmasıdır.

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا

ayetinin sırrıyla ilahî kelâm sonsuzdur. Bir zâtın varlığını bildiren en açık alâmet, konuşmasıdır. Demek, bu hakikat nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelî’nin varlığına ve birliğine şahitlik eder. Şu hakikatin iki kuvvetli şahitliği, bu risalenin on dördüncü ve on beşinci mertebelerinde anlatılan vahiy ve ilhamlar yönüyle.. geniş bir şahitliği, onuncu mertebesinde işaret edilen mukaddes semavî kitaplar yönüyle.. ve çok parlak, kuşatıcı bir diğer şahitliği de on yedinci mertebesinde Kur’an-ı Mucizü’l Beyan yönüyle geldiğinden, o yolcu bu hakikatin beyan ve şehadetini o mertebelere havale etmiş. Şu hakikati, mucizevi bir şekilde ilan ve onun şehadetini diğer hakikatlerin şahitlikleriyle beraber ifade eden

شَهِدَ اللّٰهُ أَنَّهُ لٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَأُۨولُو الْعِلْمِ قٓائِمًا بِالْقِسْطِۚ

لٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

muazzam ayetinin nurları ve sırları, bizim yolcuya kâfi gelmiş ki daha ileri gidememiş.

İşte o yolcunun bu kutsî makamdan aldığı dersin kısa bir mealine işaret olarak Birinci Makam’ın on dokuzuncu mertebesinde,

161