İçeriğe geç

Aslında iradenin sınırlarının belli olmaması ve sınırlarının belli olmamasından dolayı onu tam olarak bilemememiz, ona tam bir vukûfiyetten daha iyidir. Çünkü böyle bir vukûfiyet, bir yönüyle insanın o mevzudaki azim, cehd ve meylini veya o meyildeki tasarruf hissini kırar. İfadelerimizi biraz daha açacak olursak; insan, karşısına çıkan problemleri aşabilmesi için iradesinin sınırlarının belli olmaması, onun en olumsuz hâdiseler karşısında dahi, “Allah’ın inayetiyle aşarım.” mülâhazasına kaynak teşkil eder. Bundan dolayıdır ki, iradenin itibarî bir hattan ibaret olması ve haricî vücut nokta-i nazarında mahiyetinin tam olarak bilinmemesi, insan için önemli bir güç kaynağıdır. Evet, böyle bir irade, her insan için kendisini aşabilecek bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Aksi takdirde, meselâ; iradesiyle yüz kilo eşyayı kaldırabilen bir insan, karşısına yüz on kiloluk bir yük çıkınca “Ben bunu kaldıramam.” diyebilir. Oysaki hakikat hiç de öyle değildir. Mistiklerin ve yogilerin yaklaşımıyla insan, o ölçüde bir azim ve kararlılıkla -onların ifadesiyle arz etmek gerekirse- ruha kendi gücünü kazandırarak fizikötesi bir güçle onu harekete geçirebilir ve bırakın yüz on kiloluk yükü, böyle bir insan çok daha fazlasını kaldırabilir.

Hâsılı, sebepleri tamamen reddetmek bir sapıklık, her şeyi sebeplere vererek, “Sebepsiz bir şey olmaz.” iddiasıyla Müsebbibü’l-Esbab’ı görmezlikten gelmek de tevhid adına ayrı bir sapıklıktır. Bizim yolumuz ise, sebepler adına her şeyi yerine getirmekle birlikte, neticeyi Allah’tan bilme yoludur.

147