İçeriğe geç

Şahsen ben bu seviyeye gelebilmeyi, onları oluşturan insanların düşünce ve inanç yapılarına bağlıyorum. Meselâ bu yapıyı oluşturanlar, kendilerine “Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça ‘fazilet’ mertebesine ulaşamazsınız. Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.”1 mealindeki âyet hatırlatıldığında, neleri varsa ortaya dökecek kadar diğergâm ve hasbî insanlardır. Bunlar yaşamaktan çok, yaşatma zevkiyle doludurlar. Onlar, “Gözümle görüp, netice ve semeresini almadığım bir şeye yatırım yapmam.” felsefesiyle değil; bir yönüyle aysberg gibi, bir yüce davada görüneninden daha büyük görünmeyeni olan bir mefkûreye hizmet etmektedirler. Ve şimdiye kadar da bu inanmış gönüllerden; yaptıkları şeyin yerine ulaştırıldığından emin olmalarından dolayı, “Ne oluyor ki!” diyen çıkmamıştır. Diğer mü’minlerin de infak sevdalısı ve Allah korkusuyla dolu kimseler olduklarına inandıkları için, başkalarının itham ve iftiralarına hiç mi hiç aldırmamışlardır. Her hâlde Hakk’a adanmışların oluşturduğu şahs-ı mânevî ile cemiyet arasındaki fark da bu olsa gerek.

Keşke her şeye rağmen hak ve hakikat düşüncesinin galip gelmesi milletin her ferdinin, her müessesenin ve her vakfın en birinci derdi olsaydı!

190