Dördüncü bir husus ise; dünyevî işler, sırf dünyevî avantajlar nazar-ı itibara alınarak tesis edilmelidir. Ticaret hayatı, ibadet kuralları içinde ele alınmamalıdır. Ticaret etrafında vaz’edilen kuralların birçoğu ne Kur’ân, ne de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından söylenmiştir. Onlar, genel itibarıyla fukahanın koymuş olduğu kurallardır. Bu, kat’iyen ticaretle iştigal ederken, İslâm’ın yasak ettiği şeyler içine girilebilir mânâsında anlaşılmamalıdır. Eğer birileri şu ya da bu yolla zengin olmuşlarsa, o yollar alınıp kullanılmalı; ancak, bunların Kitap ve Sünnet’in ruhuna aykırı olmamasına dikkat edilmelidir.
Bu kapsamda dışarıdan bazı firmaların bayilikleri alınabilir. Buna tevessül ederken de, satılacak malda toplumların yapı farklılıkları gözardı edilmemelidir.
Ayrıca Japonya, Amerika.. gibi ülkelerde insanların ürettiği malların, devlet kanalıyla dış piyasaya sürülmesi nedeniyle, pazar problemi yoktur. Tabiî ki, bu onlar için, emin bir şekilde kepçeyle kazandıklarını kaşıkla yeme demektir. Dolayısıyla bu husus, ticarette bir aşk u şevk olup, onda devamlılığı sağlayacaktır. Bizim insanlarımız ise, hem üreticilik, hem de ürettiği malın pazarlamacılığını yapmaktadır ki, bu da yukarıda arz ettiğim şeyin tam tersidir ve kaşıkla kazanılan şeyin kepçeyle tüketilmesi demektir.
Servet, günümüzde Kur’ân’ın ifadesiyle “Yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç”1 olmakta ve hayır hasenat adına da bundan bir kuruş harcanmamaktadır. Her ülkenin belli bir kapasite ve servet limiti vardır. Onu birileri, sadece kendi ellerinde tutmakta ve çeşitli engellemelerle başkalarının ondan istifade etmelerine imkân tanımamaktadırlar. Belli güçler tarafından oluşturulan bu zincirin de, yine teşkil ettirilecek bu tür ortaklıklarla kırılabileceği ümidini taşıyorum.
Dipnotlar
- 1 Haşir sûresi, 59/7.