Üçüncü önemli bir husus da; bana göre bir ortaklık esnasında, şahsın bütün mal varlığını ortaya koymamasıdır. Evet, Shakespeare’in ifadesiyle “Ya olma ya da olmama” deyip, balıklamasına işin içine girilmemesi gerekir. Herkes kendi malından, maişetine esas teşkil edecek bir miktarını geride bırakmalı ve geri kalanını sermaye olarak vermelidir. Bunun, o teşebbüsün geleceği adına birtakım yararları olacaktır. Çünkü böylesi büyük yatırımlar, hele bir de dışa açılma söz konusu ise, belki 5-10 sene gibi uzun bir dönem kâr etmeyecek, etse bile sermayedârlara dağıtılamayacaktır. Bu kadar zaman içinde belli bir gelir olmadan geçinilemeyeceğine göre, bir kısım sıkıntılara maruz kalınacak ve bir beklenti içine girilecektir. Öyle ise, yapılan ortaklık, âdeta bir ek iş konumunda olmalıdır.
Diğer taraftan başta ne karar alınmışsa, mutlak o uygulanmalı ve vaz’edilen kurallara sadık kalınmalıdır. Meselâ, işe başlarken “Şirketimiz rekabete hâvi hâle gelinceye kadar, kâr dağıtılmayacak.” denmişse, müessese bulunduğu yer itibarıyla rekabete hazır hâle gelinceye, pazar ve piyasalarda yer tutuncaya kadar kâr dağıtılmamalıdır. O iş, nasıl bir seyir gerektiriyorsa, her şey o usûl içinde takip edilmeli; icabında belli bir sisteme oturması için 20-25 sene beklenilmelidir. Mü’min, hırsla zenginleşme ve birden çok kazanma anlayışından uzak durmalıdır. Aksine böyle bir düşünceden mutlaka zarar görebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır.