2- Bu gruplardan her birerleri, kendilerine ışık tutan rehber ve öncülerine müceddit nazarıyla bakmaları, –bu bir mânâda masum olsa da– ayrılığa sebebiyet vermektedir. Zira “Müslümanların vicdanında müceddit telâkkisi olduğu müddetçe –ki kıyamete kadar devam edecektir– dine karşı kötülüklerin arttığı devirlerde, ilmî ve amelî yönleriyle ön plana çıkacak kimseler ve bunlara tâbi olanlar her zaman bulunacaktır.” Kitlelerin fikir ve ruh yapılarının hazırlanmasında ve içtimaînin ölü yönlerine hayat üflenmesinde dahli bulunan bu kimselere müceddit denecektir ki, bunun da çok defa, tâbi olanlar için zararsız olsa bile, mübtedî ve acemilerin elinde ayrılık unsuru hâline gelmesi kaçınılmazdır.
3- Mehdilik müessesesinde de, mücedditlik için vârid olan aynı hususlar zikredilebilir. O korkunç ahir zaman fitnesi karşısında Mehdilik akîdesi, fert için de, cemaat için de bir kurtarıcı simit gibidir. Evet, itikadî bağların zaafa uğradığı, amelin terk edildiği, muamelâtın tamamen gözden çıkarıldığı bir dönemde, öyle harika bir zat lâzımdır ki, bize göre muhal olan, bütün bu işler için gerekli ıslahatı bir hamlede ve bir solukta yapıversin. Bu ise, ütopik yönleri bir yana, saf düşünce için yadırganacak bir husus değildir. Ancak ferde atfedilen azamet ve cemaatteki asabiyet itibarıyla, ayrılığa sebebiyet vermesi de kuvvetle muhtemeldir.
4- Bunlardan başka, içimizdeki ihtilâfların dıştan körüklenmesini de hesaba katmak mecburiyetindeyiz. İmparatorluklar kurmuş ve asırlarca insanlığın kaderine hükmetmiş bir millet olarak, komşularımız ve muasırlarımız tarafından hiçbir zaman hazmedilemediğimiz de bir vâkıadır.