Belki çok defa –biraz da hamasi mülâhazalarla– Mevlâna, Yunus Emre, Ahmet Yesevî veya Hacı Bektaş-ı Velî diyor ve onların hoşgörüsüne atıfta bulunuyoruz. Ne var ki Mevlâna demek kolaydır da Mevlâna olmak zordur. Mevlâna’dan bahsettiğiniz aynı anda hakikaten size hakaret edene kucak açabiliyor musunuz? Üzerinize geldiklerinde yumuşak bir şekilde bu problemi halletme yollarını araştırıyor musunuz? Size karşı düşmanlık besleyen insanları bir süre sonra kendinize benzetebiliyor musunuz? İşte gerçek Mevlânalık budur.
Mevlâna’nın hoşgörüsüyle ilgili şöyle bir hâdise anlatılır. Kaba softalardan birisi bir gün Mevlâna’nın karşısına çıkar ve onun “Bir ayağım Müslümanlığın merkezinde diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” türünden sözlerini eleştirir. Onu zındıklıkla ve Müslümanları saptırmakla itham eder ve aleyhinde sayar döker. Hazret onun dediklerine hiç müdahale etmeden Allah’ın verdiği bir temkinle sükûnet içerisinde dinler. Onun, diyeceklerini dediğini ve başka sözü kalmadığını görünce, “Sözün bitti mi?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca da gayet yumuşak bir sesle, “Sen de gel. Sana da bağrım açıktır.” der.
İşte burası sözün bittiği noktadır. Böyle bir durumda karşı tarafın içindeki bütün olumsuz duygular eriyip gider. Onun içindeki kin ve nefretler birdenbire sevgi maytapları hâlinde başınızdan aşağıya yağmaya başlar. İnsanların başına yukarıdan ışıklar yağdırmanın yol ve yöntemi varken ne diye meteorlar yağdıralım!
Eğer siz Mevlâna ruhunu temsil etmeye odaklanmışsanız size düşmanlık yapanlar bir kere, iki kere, üç kere, dört kere.. size zulüm ve haksızlık yapsalar bile, mukabele görmediklerinden dolayı bir süre sonra bu zulümlerinden vazgeçeceklerdir. Şimdi meseleleri bu şekilde yumuşaklık ve mülâyemet yoluyla çözme dururken ne diye kin ve nefretleri tetikleyecek yollara girelim ki!..